Eğitim Sendikalarının İş Bırakma Eylemi: Doğru Bir Adım mı?
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırıları sonrası eğitim sendikalarının iş bırakma eylemi tartışmalara yol açtı. Eylemin hukuki ve toplumsal boyutları incelendi.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta meydana gelen okul saldırılarının ardından, Eğitim Bir Sen, Türk Eğitim-Sen, Eğitim-İş ve Eğitim-Sen gibi çeşitli eğitim sendikaları iş bırakma eylemi düzenleme kararı aldı. Bu durum, İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan’ın sert eleştirileri, akademisyen Prof. Dr. Ulvi Saran’ın hukuki itirazları ve farklı sendika konfederasyonlarının açıklamaları ile birlikte ülke gündeminde geniş yankı buldu.
Tartışmalar, yalnızca bir iş bırakma eyleminin ötesine geçerek kamu görevlilerinin grev hakkı, okul güvenliği politikaları ve sendikal eylemlerin zamanlaması gibi derin konuları gündeme taşıdı.
Bakan Yardımcısı Bülent Turan, eylemin anayasal bir hak olduğunu kabul etmesine rağmen, zamanlamasını eleştirerek, “O gün, okula gitmemek yerine, izinli ya da hasta olan öğretmenlerin de okula sahip çıkması gereken bir gündü” dedi. Turan, polislerin karakola yapılan saldırı sonrası görevlerine gitmemesi ile eğitimcilerin iş bırakma eylemini kıyaslayarak, bu durumun kamuoyunda olumsuz bir algı oluşturduğunu savundu.
Turan’ın eleştirisi, iki ana noktayı kapsıyor: Birincisi, trajedinin hemen ardından iş bırakmanın farkındalık yaratmak yerine olumsuz bir imaj oluşturduğu; ikincisi ise 23 Nisan kutlamalarının iptalini savunan siyasi tutumların kabul edilemez olduğuydu.
Türk Eğitim-Sen Başkanı Talip Geylan, Bakan Yardımcısı’nın polis benzetmesine itiraz ederek, “Öğretmen kolluk görevlisi midir?” sorusunu gündeme getirdi. Geylan, son on yılda görev başında hayatını kaybeden öğretmen sayısını sorgulayarak, eylemin amacının okul güvenliğine dikkat çekmek olduğunu vurguladı. Ona göre, bu haklı çığlığı toplumda mahkûm etmeye çalışmak tehlikeli bir tutumdur.
Memur-Sen ve Eğitim Bir-Sen Başkanı Ali Yalçın ise farklı bir bakış açısıyla, iş bırakma eyleminin amacının okul güvenliği ve dijital tehlikeler konusundaki farkındalığı artırmak olduğunu belirtti. Ancak bazı sendikaların bu meşru çerçeveyi siyasi bir zemin haline getirdiğini ifade etti. Yalçın, “Sapla samanı karıştırıp üzüm yeme değil, bağcı dövmeye yelteniyorlar” dedi.
Prof. Dr. Ulvi Saran, tartışmanın teorik boyutuna en sert müdahaleyi yaparak, iş güvencesi olan kamu görevlilerinin grev hakkı kullanmasının sendikacılığın mantığına aykırı olduğunu savundu. Saran, grev hakkının işverenin işçiyi işten çıkarma gücüne karşı bir denge mekanizması olduğunu belirtti. Kamu görevlisine grev hakkı tanınacaksa, devlete de personel çıkarma hakkı verilmesi gerektiğini ifade etti.
Bu görüş, Türkiye’nin henüz tam olarak benimsemediği ancak dünyada örnekleri bulunan bir modele işaret ediyor. Saran’ın argümanı, Alman Anayasa Mahkemesi’nin 2018 tarihli kararı ile de örtüşüyor. Mahkeme, kamu görevlilerinin grev hakkının anayasal olarak yasaklandığına ve bunun kamu yönetiminin işleyişinin aksamaması ilkesine dayandığına hükmetmişti.
Okul şiddeti ve öğretmen eylemleri meselesi yalnızca Türkiye’ye özgü değil. Avrupa’da da son yıllarda bu iki sorun iç içe geçmiş durumda. Almanya’da, kamu görevlisi statüsündeki öğretmenler anayasal olarak grev yapamazken, Fransa’da öğretmenlerin grev hakkı yasal olarak tanınmakta, ancak bildirim zorunluluğu bulunmaktadır. İngiltere’de ise öğretmenlerin grev hakkı yasal çerçevede tanınmakta ve okul güvenliği sorunlarına yönelik somut adımlar atılmaktadır.
Bu üç ülkenin ortak noktası, hükümetlerin öğretmen eylemlerini suçlamak yerine somut güvenlik tedbirlerine yönelmeleridir. Okul güvenliği ile dijital ortamda şiddeti besleyen unsurların gündeme taşınması, bu tartışmanın uluslararası boyutunu da gözler önüne seriyor.




